12 Ocak 2012 Perşembe

bağırın biraz, anlamıyorum.......


Hoş geldiniz. Umarım yaşam karşınıza, mutsuzluğunuza neden olacak ağır tahrik unsurları çıkartmıyor ve günleriniz kendi normalliğinizde devam ediyordur. İyi dileklerimizden sonra fazla uzatmadan sadede geleyim; biliyorum, öyle sıkı bir blogger değilim. Üşenmez de yazar ve yazıyı tekrar okuyup beğenirsem -ki bu da yaklaşık haftada bir yazıya falan denk geliyor- yayınlıyorum. Fakat şu aralar bazı iç ve dış mihrakların etkisi sonucu uzunca bir süre benden haber alamayabilirsiniz, merak etmeyin. Kozmik  güçler ve habire bir şeyler fısıldayan görünmeyen yardakçıları ile halletmem gereken ufak bir hesabım var. Kendim yeterince hayatımı çekilmez kılmıyormuşum gibi bir de kafamı bulandıran bu işaretler, iç seslerle uğraşmam gerekiyor. Bir rahat bıraksalar olmaz, değil mi? 1-2 gün önce aklıma "ertelemek" ile ilgili bir şeyler yazmak gelmişti. O anda ertelemenin aslında 2 şekli olduğunu ve bunların aynı şekilde aynı kavram ile ifade edilmesinin yanlış olduğunu düşünmüştüm; özneleri bile farklıydı bence. Birinci erteleme gerçek olandı, ben "bedenin ertelemesi" diyorum buna. Daha çok günlük ve etkileri kısa vadede ortaya çıkan, genelde başka bir şeye zaman ayırmak için yapılan ertelemelerdi; çoğunlukla fiziksel aktivitelerdi bunlar. Mesela eski bir dostunuzu aramayı ertelemek, okula ders notlarını almaya gitmeyi ertelemek, iş başvurularını güncellemeyi ve takip etmeyi ertelemek, gerçek erteleme bunlardı bence. “Üşenmek değil mi bu?” dediğinizi duyuyorum ama hayır değildi. Çünkü üşenmek; bir işi kolaylaştırmak, hızlandırmak için bir işi tamamen veya işin bazı kısımlarını yapmayacağınıza karar vermekti. Diğer erteleme ise "ruhsal erteleme" yani  bilinçaltının kandırması. Hani arkadaşınla konuşurken bahsi geçen, alıp da hâlâ aklının ve çalışma masanın kenarında okumanı bekleyen kitap; önünden her geçişinde başlamaya karar verdiğin dil kursu; 2-3 sene önce ayrılmaya kesin karar verdiğin ama her sabah kendine kesinlikle bu gün vereceğim dediğin istifa. Neden bahsettiğimi umarım anlamışsınızdır çünkü konumuz bu değil ve ben bu düşünce konusundaki yazıyı yazmayı erteledim. (Evet, çok dağıttığımın farkındayım.)

Her neyse, yaklaşık iki ay önce artık tahammül edemediğim işimden ayrılmıştım, aslında işle ilgili değildi problem; benimle ilgiliydi. Ben kendime uygun bulmuyordum işimi, mesleğimi ve mutlu olmak için 3 senelik ertelemeden sonra istifa edip kendimi verdim yazmaya, okumaya, ertelenmişleri gerçekleştirmeye. Uzun zaman önce alınmış kitapları da çıkartmıştım sandıkta. Birçok kitaptan sonra, bu hafta sonu Albert Camus'nun "Mutlu Ölüm"ü bitti, ardından hiç vakit kaybetmeden  J. D. Salinger'ın  "The Catcher in the Rye"ına başladım. Son iki gündür hastalık nedeniyle evde yattığımdan bolca vaktim var, dolayısıyla bu sabah o kitabı da bitirip P.Auster'dan " Yanılsamalar”ın sayfalarını çevirmeye başladım.  Henüz 20-25 sayfa okumuştum ki, bir haftadır aklımın bir köşesinde dışarı çıkmaya çalışan bir düşünce, bulutları yaran güneş ışığı gibi, büyük bir "Ben buradayım!"  çığlığı ile serbest bıraktı kendini. Merak etmeyin, şu ana kadar “Neler saçmalıyor bu?” dediğinizi duyuyorum ama birazdan siz de benim gibi farkına varacaksınız.

"Mutlu Ölüm" on seneden uzun bir zamandır bende olan bir kitap, en yakın dostumdan almıştım. Kitap konusunda ve Camus hakkında hiçbir şey bilmeden (7 sene Fransızca okumama rağmen) “Bu kitabı okumalıyım.” demiştim içimden, yanlışlıkla veya  bilerek, ölümün "M" harfi sigara izmariti söndürülerek delinmiş kapağını gördüğümde. Erteledim okumayı  on sene boyunca, hiçbir sebep olmadan. Kitabı anlatmaya benim kelimelerim yetmez ama kitabın konusuna yön veren konuşmayı genel hatları ve ana fikriyle paylaşmak istiyorum.  "Mutlu olmak için zengin olmak lazım" diyordu doktor, Mersault'a ve devam ediyordu, "Mutlu olmak için zamana ihtiyacımız var ve sabra. Sadece zenginlerin mutlu olabileceği de bu yüzdendir. Biz günde 8 saatimizi satıyoruz yaşayabilmek için ve zenginler mutlu olmak için kullanmaları gereken zamanı, gereksiz işleri onlar adına yapmamız için bizden satın alıyorlar. Yani para ile mutluluğu satın alıyorlar." Bu düşünce de Mersault'a doğru geliyor, doktoru öldürüyor ve parasıyla mutlu olma yolunda ilerlemeye başlıyordu.  Sonunda da,  kitabın isminde olduğu gibi mutlu bir şekilde ölüyordu.

"Mutlu Ölüm" bitmişti ve sırada "Yanılsamalar Kitabı" vardı,  ama gönüllü olarak editörlüğümü yapan hanımefendinin -15 sene önce böyle biriyle karşılaşsanız hayatınız, en azından benimki farklı olurdu diye düşündüğünüz kişilerdendi-  tavsiyesi ve "Ben tatilden dönene kadar bunu okuyacaksın" ısrarı üzerine Salinger'ı okumaya başladım ve nefret ettim. Kitaptan değil, adamdan. Kesinlikle benimle dalga geçiyor olmalıydı. Edebiyatla çok ilgilenmemiş olduğumdan yazarları ve üsluplarını bilmiyordum. Bu adamın benim yazacağım şekilde, benim yazacağım konuda, karakterlerini benimkiler gibi konuşturarak, beni yazmış olduğunu gördüğüm anda Salinger'dan nefret ettim. Kitabı son sayfasına kadar, O'nun karakterinin küfürlerine ve kabullenemediği tavır ya da olayların sebep olduğu mide bulantısını geçirmek için babasından gelen parayı saçmasına eşlik ederek okudum, çünkü küfrettiği şeylerden bende tiksiniyordum, benim de midem bulanıyordu. Kitap biter bitmez hemen Wiki’ye başvurup başka neler yazmış diye baktım. Fazla eseri yoktu ve genellikle öyküydü olanlar da; rahatladım. Bay Salinger hafif tebessümü ile benim yazarlık hayatımı mahvetmenin yeterli olacağını düşünmüş ve kitap yazmayı bırakmıştı. Şimdi yazdıklarımı okurlarken "Salinger'dan etkilenmiş, onun gibi yazmış"  dememeleri için ne yapmam lazım diye düşünmem gerekiyor, teşekkürler Bay Salinger.

"Catcher in the Rye"ı okurken hasta olmuş, 2 günlük dinlenme sırasında da bitirmiştim kitabı. Dinlenmeye devam etmeye karar verdim ve sıradaki ertelenmiş kitap olan "Yanılsamalar Kitabı”nın kelimelerini yutmaya başladım. Her şey gayet normaldi  ta ki yazar, karakterin olayların başlangıç anı olan ailesini uçak kazasında kaybetmesi sonucu düşmüş olduğu ağır depresif durumdan uzun bir süre sonra gülmesini sağlayan filmdeki 60 yıldır kayıp aktörün filmlerinin hepsini izlemek ve  sonrasında da aktör hakkında kitap yazmak için, filmlerin bulunduğu Avrupa ve Amerika’daki çeşitli sinema kütüphanelerine olan yolculuğundan bahsedinceye kadar. Karakterin kendi tabiriyle, "Sigorta şirketinden ve uçak şirketinden gelen ‘kanlı para’ olmasaydı , böyle bir işe asla bulaşamaz, dibi olmayan düşüşünde yok olur giderdi.  Ama sonuçta, bir önceki yaşamının cenazesinden yeni yaşamının doğumunu bu para ile sağlamıştı.”

İşte bu sayfaları okurken yazının başında bahsettiğim farkındalıkla aydınlandı zihnim. Belki de  arka arkaya okunmak için, belki de yazma isteğim yokken okusaydım Salinger'ı bu kadar etkilenmeyeceğim için ertelenmişti bu kitaplar; belki de zamanı kavramama uygun değil diye vazgeçmiştim "erteleme" hakkındaki yazıdan. Söyler misiniz, neden tam bu anda karşıma çıkıp bu kitabı tavsiye etmişti? Neden Mersault, Holden ve David Zimmer; mutlu olmadığım için istifa ettiğim ama kendime uygun bir iş bulamadığımdan dolayı da para kazanamadığım şu an,  mutluluğun bir şekilde para ile satın alındığını kafama kazımaya çalışıyorlardı. Bunların hepsi tesadüf  olabilir miydi? Hayır, nedenini henüz bilmiyorum. Ama ya birileri benimle hakikaten çok pis dalga geçiyor ya da kozmik güçler bir şeyler fısıldıyor, sesleri o kadar alçak ki duyamıyorum.
 Bağırın biraz, anlamıyorum......  Merak ediyorum.       

What I'm gonna live for
What I'm gonna die for
Who you gonna fight for
I can't answer that

 (edited by Liria) 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder