6 Ocak 2012 Cuma

Beklesem arar mı? (1.kısım)



"Kahretsin!" dedi adam, yanında yürüyen arkadaşının zar zor duyabildiği bir sesle. Yürürlerken saate bakmak için telefonunu çıkarmış ve iş çıkışı evlerine, ailelerine, sevgililerine ulaşmaya çalışan insan nehrinin gürültüsünden dolayı duymadığı mesajları fark etmişti. 
"Aramış mı?" diye sordu arkadaşı. Kafasını çevirip cevap verecekken kısa bir an duraksadı. Sabahtan beri beraberlerdi ama arkadaşının kısacık kesilmiş saçlarının görüntüsüne henüz alışamamıştı; buna bir de  temizlemek  için gözlüğünü çıkarmış olması eklenince, baktığı yüz tamamen yabancılaşmış, adamı şaşırtmıştı.
"Daha da kötü, mesaj atmış. Hem de iki tane..." Kendi dikkatsizliğine kızıyor, sert bir şekilde telefonun ekranına basıyor, telaşlı hareketleri ve kalın parmakları yüzünden yanlış yerlere dokunuyor,  mesajlara ulaşamadıkça da siniri artıyordu. İki  mesaj da içerik olarak aynı sayılırdı, nerede olduğunu soruyordu. İlki esprili yazılmıştı, diğeri ise beklenen ve gelmeyen cevap yüzünden meraklı ve endişeli. Ne kendisi, ne de arkadaşı severdi birisini bekletmeyi. Neyse ki anlaştıkları buluşma noktası olan meydana  20-30 metre bir yol kalmıştı. Çok bekletmiş miydi acaba?  Adımlarını sıklaştırmaya çalıştılar ama  yağmakla yağmamak arasında karar veremeyen yağmur yüzünden, yapış yapış, insanı boğan, hareketini zorlayan bir  çamur şekle bürünmüş  kalabalık, hızlanmalarına engel oluyordu. Telefonunun saatine baktı. Ne olur ne olmaz, belki dönmeye karar vermiştir diye, telefonun arama tuşuna bastı. Bu arada "O da her zamankinden daha erken gelmemiş miydi?" diye düşünüyordu. Kulağında bilindik, o uzun çalma sesini ilk kez duymuştu ki insan dalgasının arasında kadının yüzünü gördü. Telefonuna bakan kadın, çalan telefonunun hemen kapanmasıyla kafasını kaldırdı ve adamla göz göze geldiler. Bir şey demeden birbirlerine sarıldılar. Adam arkadaşını tanıştırdı. Kadının gözleri kuşkuluydu. "Merhaba, sen de mi bizimle birliktesin bu akşam?" diye sordu kırmızı rujlu dudaklar. Sesi nazik ve sempatikti ama hareketlerinden tedirginliğini fark etmişti adam. Hemen cevap verdi arkadaşından önce davranarak: "Aslında şehir dışında oturuyor. Bu gün iş görüşmesi için geldi, uzun zamandır  görüşmüyorduk, fırsattan yararlanalım dedik. Geç kalmamak için de erken kalkacaktı ama seni beklerken yalnız kalmayayım diye bana eşlik etti." Arkadaşı da adama dönüp, elini uzatmıştı bu esnada.
 "Ben de yavaştan kaçsam iyi olur aslında abi, kendine iyi bak, imkan bulursam yine gelmeye çalışırım. İş görüşmesinden de bir haber çıkarsa sana bildiririm." dedi. El sıkıştılar, sarıldılar ve arkadaşı arkasını dönüp koşar adımlarla, tıklım tıklım dolu meydanda gözden kayboldu. Kadın, yüzünde eşine zor rastlanan gülümsemesi ile adamın koluna girdi ve arka arkaya kelimeleri sıralamaya başladı. "N’aber, nasılsın? Ben çok iyiyim, bu gün o konuştuğumuz konuyu hallettim, çok mutluyum." En az dişleri kadar beyaz teni ve gamzeleri ortaya çıkmış gözleri birer yıldız gibi parlıyordu. "Çok sevindim senin adına." diyebildi adam, zaten başka ne diyebilirdi ki? Konuşma esnasında taş döşeli yolda insan akıntısıyla aynı yönde  yürümeye başlamışlardı. "Karnın aç mı? Yemek yiyelim mi?" diye sordu adam ama daha soruyu sorarken dolgun dudakların bükülmesinden kadının memnuniyetsizliğini fark etmişti. "Gerek yok canım aç değilim, hem ben çok mutluyum, bir şeyler içebileceğimiz bir yere gidelim."  dedi ve hemen ekledi "Ama ben rakı içerim." Adam biraz gerildi. Öyle bir şeklide söylenmişti ki bu cümle, sadece  bilgilendirme amacı ile mi söylenmişti yoksa bir dayatma mıydı anlayamamıştı doğrusu. Hem de şaşırmıştı, ne yani şimdi meyhaneye rakı içmeye mi gideceklerdi iki kişi? Adama garip geldi çünkü ona göre rakı, düğün ya da özel  kutlama yemeklerinde eğer öyle bir durum yoksa da evde veya meyhanede, ama mutlaka hem üstü, hem de çevresi kalabalık bir masada içilirdi. Zaten hep merak etmişti; eğlence mekanlarında veya barlarda,  ayakta sağa sola sallanan insanların, ellerinde biri saydam biri beyaz sıvı dolu,  ince uzun bardaklar ile ne içtiğini. Aslında hiç sevmezdi  rakı içmeyi; tadı votkadan bile kötüydü onun için ama uygun koşullarda muhabbet, alkolün sertliğini alır; kahkahalar  tatlandırır,  paylaşılan dertler de çekilir kılardı anason kokusunu. Aklına bir de kadının geç saatlere kalmadığı geldi. akşam iş çıkışı buluşurlar, on gibi de evine dönerdi. Saatine baktı, sekizi geçmişti. Zamanın kısalığı ve gözünde  canlanan sahnenin çelişkisi içinde pırıl pırıl gözlere bakıp sordu;
devamı gelecek.....

(edited by http://liria.tumblr.com/)

2 yorum: