5 Mart 2012 Pazartesi
peki bunu yazan hangimiz?
Karşılıklı duran iki ayna beni çoğaltmış sanki. Hepsi farklı
ama
hepsi aynı gibi. Biri çekiyor hepsini para diyor, biri çok geç kaldım ben ne olacağım. Denize sahillere doğru çekiyor bir tanesi. En dıştaki kalem kağıt elinde yazabilmek için kaçmaya çalışıyor, yanında başka bir ben, sesi açmış sonuna kadar müzik dinliyor, hepsi çekiyor bir tarafa kimse gidemiyor. Dönüp birbirimize bakıyoruz, hepimiz aynı beni tutmuşuz ve ben olduğum yerde duruyorum. Aklımda hep aynı kişi, ne gidebiliyorum, ne kaçabiliyorum, dalmışım uzaklara, ayaklarımı sürüyor, yitiyorum...
3 Şubat 2012 Cuma
"No man is an iland, intire of it selfe; every man is a peece of the Continent, a part of the maine; if a clod bee washed away by the Sea, Europe is the lesse, as well as if a Promontorie were, as well as if a Mannor of thy friends or of thine owne were; any mans death diminishes me, because I am involved in Mankinde; And therefore never send to know for whom the bell tolls; It tolls for thee...."
-John Donne
-John Donne
Renkli Cam
Senin Televizyonunum
ben , hep gözünün önünde ama
dokunamazsın bana. Seni etkileyebilmek için türlü oyunlar çeviririm,
bile bile inanır gülersin yalanlarıma. Gerçekleri söylemeye başladığımda zap
yapar,
kanalı
değiştirirsin , benden sıkıldığında da dokunur düğmeye, kapatır
gidersin. Biliyorum artık modelim de eskidi, görüntüm bozuk; hadi yenisiyle değiştir beni .
2 Şubat 2012 Perşembe
saçmalamanın ortası
Gece...... kuşkulanmaya başladım artık, söylenmesi gereken
fakat göğüs kafesimde tutsak kalan sözcükleri
özgürleştiren güç, galiba göz kapaklarımın birleşimine oturan uyku ile
eklemlerimde tepinen yorgunluktu ve açığa çıkan duyguların verdiği rahatlıkla baştan çıkarılıyor aklım, cezbediliyor
parmaklarım. Diğer bütün zihinler, güzel
uykunun sıcak koynuna girmişken, ben aldatıyorum nazik sevgilimi; beni dinleyen ucuz , sert bir kalem ve kendisini istediğim gibi
kirletmeme izin veren beyaz, boş bir kağıt ile. Ama bu sefer, dökülen kelimelerin
boğazımda bıraktığı acı tadı bastıracak çilekli cheesecake yok masada ve içimdeki yanmanın nedeni ,çok daha
derinlerden geliyor. Farkındayım, ortasındayım
artık . Başlangıç ile son noktanın arasında bir yerde. Bitene kadar
değişmeyecek olan bendeyim. Her şeyi ümit
eden ama hiç bir şey istemeyene dönüştüm.
Herkesi arzulayıp, kimseyi yaklaştırmayanım artık. Sorunlarımın çözülemeyeceğini
düşündüğümden değil, sonuçların beni asla tatmin etmeyecek olduğunu fark ettiğimden; çabalamadan, zahmetsizce,
hayal kırıklıklarının üzüntüsü olmadan, yitip gitmenin peşindeyim ben.
Bilinçaltım
kabul etmiyor yenilgiyi, karşı koymak istiyor, ne zaman ki benliğim zayıflıyor,
o saldırmaya başlıyor ve bu sesiz yardım çığlıkları, ortaya çıkıyor. Biliyorum,
devam edebilmek için; kaybedilenin geri döndürülemezliği karşısında, çaresizliğine
duyduğu nefretten gelen güç ile kendini
çıkan her duvara çarpıyor. Önüne gelen her fırsata
tırnaklarını geçirmeye, nafile günlerin boşluğunu doldurmaya çalışıyor. İmrenilenin
yanında, nefesi yeter mi diye sormadan koşuyor. Gecenin ortasında, gün boyu kafasını dolduran fırtınayı anlamaya
çalışıyor, belki sona ulaşacak yolu tekrar bulurum diye..............
24 Ocak 2012 Salı
Uzak
Duyguların
avucundayken ruhunuz ve boğazınız düğümlenmiş, doğru dürüst yutkunamıyorken ne
kadar kolaydı , o anda akıldan geçen ne çok şey vardı yazacak. Fakat yanakları
ıslatan tuzlu su, dünyaya açılan pencereleri buğulandırmış, engel olmuştu kalemin
ilerlemesine... ve şimdi, yaşanan felaketin çok kısa bir zaman sonrasında, daha
tam olarak kaybolmamışken içimdeki buruk tat, yazacak bir şey bulamamak ve aynı tanıdık boşluk duygusu. Gene bir yenilgi
ve yine kaybedilmişler için bir ağıt kopuyor ruhumun derinliklerinde. Bir kez daha başarısız
olmuştum. Evet, biliyorum yaşadıklarım bir çok insanın başından geçen
felaketler, hastalıklar veya kayıplar kadar kötü değildi ama başkalarından daha
küçük diye mutsuzluğunuzun nedeni, insan mutlu olabilir miydi? Ya mutlusundur ya da mutsuz. Her dönem farklı
bir yol seçtim ya da farkında olmadan kabul ettim, mutlu olmak için. Bir dönem
çok vaktim vardı, kendiliğinden olur dedim, bıraktım oluruna ve bekledim ama
gördüm ki mutluluğun kendiliğinden benim
kucağıma geleceği kadar şanslı değilmişim. Bende
beklemekten vazgeçtim, çabalamaya başladım, zorladım, itaat ettim kendi isteğimle,
kabul ettim tüm dayatmaları ve anladım ki; çok kolaymış; aşk ile köleliği birbirine
karıştırmak. Mecbur gene değiştim, bu sefer genele, topluma ayak uydurayım
benden ne bekleniyorsa öyle davranayım dedim; mutlu olabilmek için. Ama ben
genele ait değilmişim, sonunda gene aynı dibi belirsiz, soğuk uçuruma düştüm. Şaşkındım, mutsuzluğuma isyan
ettim, karanlıkta düşerken, ağzımı açar
açmaz bir tekme yedim; ben kim oluyormuşum ki mutsuzum diyebiliyordum, dünyada
bu kadar ölüm varken. En sonunda "iyi" olmayı dene, hep almaya çalıştın birazda sen insanları
mutlu etmeye çalış, mutluluk paylaştıkça artar diyordu herkes, belki bana da
pay düşerdi ucundan dedim ve oynadım. En kötü günümde olsam bile gülüşüm kafalarda minik bir soru işaretine
sebep olmuyordu ve artık en yakınım bile mutsuzluk söylemlerimi inanarak
dinlemiyordu. Onlar için ben o kadar mutluydum ki, daha belamı mı arıyordum. Durdum
Denemek,
yenilmek, yenilince yine denemek, daha güçlü denemek gerek, ama bu kadar zorlayıp,
her köşede arayıp birde fark etmediğini anlayınca; terk etmek mi gerek, yoksa yeniden
başka biri mi olmak lazım diye düşünmeden edemiyorum. Artık hiç kimseyi görmek de istemiyorum,
zaten mutluluğumda bana ne kadar yararları oldu ki insanların, olanlar da o
kadar fark edilmez ki, istisnalar
alınmasınlar lütfen. Kollarımı açıp "Tanrım..." diye başlayan
cümleler de kurmayacağıma göre, en iyisi terk etmek her herhalde mekanı ve mutlu olmaya çalışmamak. işte bu zamanlarda hep
elime büyük bir para geçtiği düşüncesi ve hep aynı görüntü çıkıyor karşıma, üç
beş bir şeyler bırakıyorum aileme
ve ihtiyacı olan dosta, sonrasında
kayboluyor "İlker" dünya sokaklarında. Bir bakıyorum Tokyo'da sabahın köründe, tıklım tıklım bir metro
vagonundayım; bazen her daim sıcak bir adada, tek katlı evimin verandasında
korkuluklara dayanmış, mavi ufkun gerisinde ki geçmişime bakıyor, denizden esen
rüzgarları hissediyorum yüzümde. Ya da Lodra 'da bir barda yudumluyorum içkimi
yalnız başıma, mekan önemli değil ama hep gözlerde aynı kurtulmuşluk ifadesi,
dinginlik. Ne mutlu , ne mutsuz; yaşayıp yaşamadığından kuşkulu. Ama arkada
kalanlar hep kıskanacak, bilmeyecekler gerçeği, zannedecekler "İlker"
mutluluğu buldu uzaklarda.Ama bir gün mutlaka dönerim biliyorum, çünkü istisnalar özletir
hep kendini bana.
peki şimdi ne yapmalı.........
12 Ocak 2012 Perşembe
bağırın biraz, anlamıyorum.......
Hoş geldiniz. Umarım yaşam karşınıza, mutsuzluğunuza neden
olacak ağır tahrik unsurları çıkartmıyor ve günleriniz kendi normalliğinizde
devam ediyordur. İyi dileklerimizden sonra fazla uzatmadan sadede geleyim;
biliyorum, öyle sıkı bir blogger değilim. Üşenmez de yazar ve yazıyı
tekrar okuyup beğenirsem -ki bu da yaklaşık haftada bir yazıya falan denk
geliyor- yayınlıyorum. Fakat şu aralar bazı iç ve dış mihrakların etkisi sonucu
uzunca bir süre benden haber alamayabilirsiniz, merak etmeyin. Kozmik
güçler ve habire bir şeyler fısıldayan görünmeyen yardakçıları ile halletmem
gereken ufak bir hesabım var. Kendim yeterince hayatımı çekilmez kılmıyormuşum
gibi bir de kafamı bulandıran bu işaretler, iç seslerle uğraşmam gerekiyor. Bir
rahat bıraksalar olmaz, değil mi? 1-2 gün önce aklıma "ertelemek" ile
ilgili bir şeyler yazmak gelmişti. O anda ertelemenin aslında 2 şekli olduğunu
ve bunların aynı şekilde aynı kavram ile ifade edilmesinin yanlış olduğunu
düşünmüştüm; özneleri bile farklıydı bence. Birinci erteleme gerçek olandı, ben
"bedenin ertelemesi" diyorum buna. Daha çok günlük ve etkileri kısa
vadede ortaya çıkan, genelde başka bir şeye zaman ayırmak için yapılan ertelemelerdi;
çoğunlukla fiziksel aktivitelerdi bunlar. Mesela eski bir dostunuzu aramayı ertelemek,
okula ders notlarını almaya gitmeyi ertelemek, iş başvurularını güncellemeyi ve
takip etmeyi ertelemek, gerçek erteleme bunlardı bence. “Üşenmek değil mi bu?” dediğinizi
duyuyorum ama hayır değildi. Çünkü üşenmek; bir işi kolaylaştırmak, hızlandırmak
için bir işi tamamen veya işin bazı kısımlarını yapmayacağınıza karar
vermekti. Diğer erteleme ise "ruhsal erteleme" yani
bilinçaltının kandırması. Hani arkadaşınla konuşurken bahsi geçen, alıp da hâlâ
aklının ve çalışma masanın kenarında okumanı bekleyen kitap; önünden her
geçişinde başlamaya karar verdiğin dil kursu; 2-3 sene önce ayrılmaya kesin
karar verdiğin ama her sabah kendine kesinlikle bu gün vereceğim dediğin
istifa. Neden bahsettiğimi umarım anlamışsınızdır çünkü konumuz bu değil ve ben
bu düşünce konusundaki yazıyı yazmayı erteledim. (Evet, çok dağıttığımın
farkındayım.)
Her neyse, yaklaşık iki ay önce artık tahammül edemediğim işimden ayrılmıştım, aslında işle ilgili değildi problem; benimle ilgiliydi. Ben kendime uygun bulmuyordum işimi, mesleğimi ve mutlu olmak için 3 senelik ertelemeden sonra istifa edip kendimi verdim yazmaya, okumaya, ertelenmişleri gerçekleştirmeye. Uzun zaman önce alınmış kitapları da çıkartmıştım sandıkta. Birçok kitaptan sonra, bu hafta sonu Albert Camus'nun "Mutlu Ölüm"ü bitti, ardından hiç vakit kaybetmeden J. D. Salinger'ın "The Catcher in the Rye"ına başladım. Son iki gündür hastalık nedeniyle evde yattığımdan bolca vaktim var, dolayısıyla bu sabah o kitabı da bitirip P.Auster'dan " Yanılsamalar”ın sayfalarını çevirmeye başladım. Henüz 20-25 sayfa okumuştum ki, bir haftadır aklımın bir köşesinde dışarı çıkmaya çalışan bir düşünce, bulutları yaran güneş ışığı gibi, büyük bir "Ben buradayım!" çığlığı ile serbest bıraktı kendini. Merak etmeyin, şu ana kadar “Neler saçmalıyor bu?” dediğinizi duyuyorum ama birazdan siz de benim gibi farkına varacaksınız.
"Mutlu Ölüm" on seneden uzun bir zamandır bende olan bir kitap, en yakın dostumdan almıştım. Kitap konusunda ve Camus hakkında hiçbir şey bilmeden (7 sene Fransızca okumama rağmen) “Bu kitabı okumalıyım.” demiştim içimden, yanlışlıkla veya bilerek, ölümün "M" harfi sigara izmariti söndürülerek delinmiş kapağını gördüğümde. Erteledim okumayı on sene boyunca, hiçbir sebep olmadan. Kitabı anlatmaya benim kelimelerim yetmez ama kitabın konusuna yön veren konuşmayı genel hatları ve ana fikriyle paylaşmak istiyorum. "Mutlu olmak için zengin olmak lazım" diyordu doktor, Mersault'a ve devam ediyordu, "Mutlu olmak için zamana ihtiyacımız var ve sabra. Sadece zenginlerin mutlu olabileceği de bu yüzdendir. Biz günde 8 saatimizi satıyoruz yaşayabilmek için ve zenginler mutlu olmak için kullanmaları gereken zamanı, gereksiz işleri onlar adına yapmamız için bizden satın alıyorlar. Yani para ile mutluluğu satın alıyorlar." Bu düşünce de Mersault'a doğru geliyor, doktoru öldürüyor ve parasıyla mutlu olma yolunda ilerlemeye başlıyordu. Sonunda da, kitabın isminde olduğu gibi mutlu bir şekilde ölüyordu.
"Mutlu Ölüm" bitmişti ve sırada "Yanılsamalar Kitabı" vardı, ama gönüllü olarak editörlüğümü yapan hanımefendinin -15 sene önce böyle biriyle karşılaşsanız hayatınız, en azından benimki farklı olurdu diye düşündüğünüz kişilerdendi- tavsiyesi ve "Ben tatilden dönene kadar bunu okuyacaksın" ısrarı üzerine Salinger'ı okumaya başladım ve nefret ettim. Kitaptan değil, adamdan. Kesinlikle benimle dalga geçiyor olmalıydı. Edebiyatla çok ilgilenmemiş olduğumdan yazarları ve üsluplarını bilmiyordum. Bu adamın benim yazacağım şekilde, benim yazacağım konuda, karakterlerini benimkiler gibi konuşturarak, beni yazmış olduğunu gördüğüm anda Salinger'dan nefret ettim. Kitabı son sayfasına kadar, O'nun karakterinin küfürlerine ve kabullenemediği tavır ya da olayların sebep olduğu mide bulantısını geçirmek için babasından gelen parayı saçmasına eşlik ederek okudum, çünkü küfrettiği şeylerden bende tiksiniyordum, benim de midem bulanıyordu. Kitap biter bitmez hemen Wiki’ye başvurup başka neler yazmış diye baktım. Fazla eseri yoktu ve genellikle öyküydü olanlar da; rahatladım. Bay Salinger hafif tebessümü ile benim yazarlık hayatımı mahvetmenin yeterli olacağını düşünmüş ve kitap yazmayı bırakmıştı. Şimdi yazdıklarımı okurlarken "Salinger'dan etkilenmiş, onun gibi yazmış" dememeleri için ne yapmam lazım diye düşünmem gerekiyor, teşekkürler Bay Salinger.
"Catcher in the Rye"ı okurken hasta olmuş, 2 günlük dinlenme sırasında da bitirmiştim kitabı. Dinlenmeye devam etmeye karar verdim ve sıradaki ertelenmiş kitap olan "Yanılsamalar Kitabı”nın kelimelerini yutmaya başladım. Her şey gayet normaldi ta ki yazar, karakterin olayların başlangıç anı olan ailesini uçak kazasında kaybetmesi sonucu düşmüş olduğu ağır depresif durumdan uzun bir süre sonra gülmesini sağlayan filmdeki 60 yıldır kayıp aktörün filmlerinin hepsini izlemek ve sonrasında da aktör hakkında kitap yazmak için, filmlerin bulunduğu Avrupa ve Amerika’daki çeşitli sinema kütüphanelerine olan yolculuğundan bahsedinceye kadar. Karakterin kendi tabiriyle, "Sigorta şirketinden ve uçak şirketinden gelen ‘kanlı para’ olmasaydı , böyle bir işe asla bulaşamaz, dibi olmayan düşüşünde yok olur giderdi. Ama sonuçta, bir önceki yaşamının cenazesinden yeni yaşamının doğumunu bu para ile sağlamıştı.”
İşte bu sayfaları okurken yazının başında bahsettiğim farkındalıkla aydınlandı zihnim. Belki de arka arkaya okunmak için, belki de yazma isteğim yokken okusaydım Salinger'ı bu kadar etkilenmeyeceğim için ertelenmişti bu kitaplar; belki de zamanı kavramama uygun değil diye vazgeçmiştim "erteleme" hakkındaki yazıdan. Söyler misiniz, neden tam bu anda karşıma çıkıp bu kitabı tavsiye etmişti? Neden Mersault, Holden ve David Zimmer; mutlu olmadığım için istifa ettiğim ama kendime uygun bir iş bulamadığımdan dolayı da para kazanamadığım şu an, mutluluğun bir şekilde para ile satın alındığını kafama kazımaya çalışıyorlardı. Bunların hepsi tesadüf olabilir miydi? Hayır, nedenini henüz bilmiyorum. Ama ya birileri benimle hakikaten çok pis dalga geçiyor ya da kozmik güçler bir şeyler fısıldıyor, sesleri o kadar alçak ki duyamıyorum.
Bağırın biraz, anlamıyorum...... Merak ediyorum.
Her neyse, yaklaşık iki ay önce artık tahammül edemediğim işimden ayrılmıştım, aslında işle ilgili değildi problem; benimle ilgiliydi. Ben kendime uygun bulmuyordum işimi, mesleğimi ve mutlu olmak için 3 senelik ertelemeden sonra istifa edip kendimi verdim yazmaya, okumaya, ertelenmişleri gerçekleştirmeye. Uzun zaman önce alınmış kitapları da çıkartmıştım sandıkta. Birçok kitaptan sonra, bu hafta sonu Albert Camus'nun "Mutlu Ölüm"ü bitti, ardından hiç vakit kaybetmeden J. D. Salinger'ın "The Catcher in the Rye"ına başladım. Son iki gündür hastalık nedeniyle evde yattığımdan bolca vaktim var, dolayısıyla bu sabah o kitabı da bitirip P.Auster'dan " Yanılsamalar”ın sayfalarını çevirmeye başladım. Henüz 20-25 sayfa okumuştum ki, bir haftadır aklımın bir köşesinde dışarı çıkmaya çalışan bir düşünce, bulutları yaran güneş ışığı gibi, büyük bir "Ben buradayım!" çığlığı ile serbest bıraktı kendini. Merak etmeyin, şu ana kadar “Neler saçmalıyor bu?” dediğinizi duyuyorum ama birazdan siz de benim gibi farkına varacaksınız.
"Mutlu Ölüm" on seneden uzun bir zamandır bende olan bir kitap, en yakın dostumdan almıştım. Kitap konusunda ve Camus hakkında hiçbir şey bilmeden (7 sene Fransızca okumama rağmen) “Bu kitabı okumalıyım.” demiştim içimden, yanlışlıkla veya bilerek, ölümün "M" harfi sigara izmariti söndürülerek delinmiş kapağını gördüğümde. Erteledim okumayı on sene boyunca, hiçbir sebep olmadan. Kitabı anlatmaya benim kelimelerim yetmez ama kitabın konusuna yön veren konuşmayı genel hatları ve ana fikriyle paylaşmak istiyorum. "Mutlu olmak için zengin olmak lazım" diyordu doktor, Mersault'a ve devam ediyordu, "Mutlu olmak için zamana ihtiyacımız var ve sabra. Sadece zenginlerin mutlu olabileceği de bu yüzdendir. Biz günde 8 saatimizi satıyoruz yaşayabilmek için ve zenginler mutlu olmak için kullanmaları gereken zamanı, gereksiz işleri onlar adına yapmamız için bizden satın alıyorlar. Yani para ile mutluluğu satın alıyorlar." Bu düşünce de Mersault'a doğru geliyor, doktoru öldürüyor ve parasıyla mutlu olma yolunda ilerlemeye başlıyordu. Sonunda da, kitabın isminde olduğu gibi mutlu bir şekilde ölüyordu.
"Mutlu Ölüm" bitmişti ve sırada "Yanılsamalar Kitabı" vardı, ama gönüllü olarak editörlüğümü yapan hanımefendinin -15 sene önce böyle biriyle karşılaşsanız hayatınız, en azından benimki farklı olurdu diye düşündüğünüz kişilerdendi- tavsiyesi ve "Ben tatilden dönene kadar bunu okuyacaksın" ısrarı üzerine Salinger'ı okumaya başladım ve nefret ettim. Kitaptan değil, adamdan. Kesinlikle benimle dalga geçiyor olmalıydı. Edebiyatla çok ilgilenmemiş olduğumdan yazarları ve üsluplarını bilmiyordum. Bu adamın benim yazacağım şekilde, benim yazacağım konuda, karakterlerini benimkiler gibi konuşturarak, beni yazmış olduğunu gördüğüm anda Salinger'dan nefret ettim. Kitabı son sayfasına kadar, O'nun karakterinin küfürlerine ve kabullenemediği tavır ya da olayların sebep olduğu mide bulantısını geçirmek için babasından gelen parayı saçmasına eşlik ederek okudum, çünkü küfrettiği şeylerden bende tiksiniyordum, benim de midem bulanıyordu. Kitap biter bitmez hemen Wiki’ye başvurup başka neler yazmış diye baktım. Fazla eseri yoktu ve genellikle öyküydü olanlar da; rahatladım. Bay Salinger hafif tebessümü ile benim yazarlık hayatımı mahvetmenin yeterli olacağını düşünmüş ve kitap yazmayı bırakmıştı. Şimdi yazdıklarımı okurlarken "Salinger'dan etkilenmiş, onun gibi yazmış" dememeleri için ne yapmam lazım diye düşünmem gerekiyor, teşekkürler Bay Salinger.
"Catcher in the Rye"ı okurken hasta olmuş, 2 günlük dinlenme sırasında da bitirmiştim kitabı. Dinlenmeye devam etmeye karar verdim ve sıradaki ertelenmiş kitap olan "Yanılsamalar Kitabı”nın kelimelerini yutmaya başladım. Her şey gayet normaldi ta ki yazar, karakterin olayların başlangıç anı olan ailesini uçak kazasında kaybetmesi sonucu düşmüş olduğu ağır depresif durumdan uzun bir süre sonra gülmesini sağlayan filmdeki 60 yıldır kayıp aktörün filmlerinin hepsini izlemek ve sonrasında da aktör hakkında kitap yazmak için, filmlerin bulunduğu Avrupa ve Amerika’daki çeşitli sinema kütüphanelerine olan yolculuğundan bahsedinceye kadar. Karakterin kendi tabiriyle, "Sigorta şirketinden ve uçak şirketinden gelen ‘kanlı para’ olmasaydı , böyle bir işe asla bulaşamaz, dibi olmayan düşüşünde yok olur giderdi. Ama sonuçta, bir önceki yaşamının cenazesinden yeni yaşamının doğumunu bu para ile sağlamıştı.”
İşte bu sayfaları okurken yazının başında bahsettiğim farkındalıkla aydınlandı zihnim. Belki de arka arkaya okunmak için, belki de yazma isteğim yokken okusaydım Salinger'ı bu kadar etkilenmeyeceğim için ertelenmişti bu kitaplar; belki de zamanı kavramama uygun değil diye vazgeçmiştim "erteleme" hakkındaki yazıdan. Söyler misiniz, neden tam bu anda karşıma çıkıp bu kitabı tavsiye etmişti? Neden Mersault, Holden ve David Zimmer; mutlu olmadığım için istifa ettiğim ama kendime uygun bir iş bulamadığımdan dolayı da para kazanamadığım şu an, mutluluğun bir şekilde para ile satın alındığını kafama kazımaya çalışıyorlardı. Bunların hepsi tesadüf olabilir miydi? Hayır, nedenini henüz bilmiyorum. Ama ya birileri benimle hakikaten çok pis dalga geçiyor ya da kozmik güçler bir şeyler fısıldıyor, sesleri o kadar alçak ki duyamıyorum.
Bağırın biraz, anlamıyorum...... Merak ediyorum.
What I'm gonna live for
What I'm gonna die for
Who you gonna fight for
I can't answer that
6 Ocak 2012 Cuma
Beklesem arar mı? (1.kısım)
"Kahretsin!"
dedi adam, yanında yürüyen arkadaşının zar zor duyabildiği bir sesle.
Yürürlerken saate bakmak için telefonunu çıkarmış ve iş çıkışı evlerine,
ailelerine, sevgililerine ulaşmaya çalışan insan nehrinin gürültüsünden dolayı
duymadığı mesajları fark etmişti.
"Aramış
mı?" diye sordu arkadaşı. Kafasını çevirip cevap
verecekken kısa bir an duraksadı. Sabahtan beri beraberlerdi ama arkadaşının
kısacık kesilmiş saçlarının görüntüsüne henüz alışamamıştı; buna bir de temizlemek
için gözlüğünü çıkarmış olması eklenince, baktığı yüz tamamen
yabancılaşmış, adamı şaşırtmıştı.
"Daha
da kötü, mesaj atmış. Hem de iki tane..." Kendi dikkatsizliğine kızıyor,
sert bir şekilde telefonun ekranına basıyor, telaşlı hareketleri ve kalın
parmakları yüzünden yanlış yerlere dokunuyor,
mesajlara ulaşamadıkça da siniri artıyordu. İki mesaj da içerik olarak aynı sayılırdı, nerede
olduğunu soruyordu. İlki esprili yazılmıştı, diğeri ise beklenen ve gelmeyen
cevap yüzünden meraklı ve endişeli. Ne kendisi, ne de arkadaşı severdi birisini
bekletmeyi. Neyse ki anlaştıkları buluşma noktası olan meydana 20-30 metre bir yol kalmıştı. Çok bekletmiş
miydi acaba? Adımlarını sıklaştırmaya çalıştılar ama yağmakla
yağmamak arasında karar veremeyen yağmur yüzünden, yapış yapış, insanı boğan,
hareketini zorlayan bir çamur şekle bürünmüş kalabalık, hızlanmalarına
engel oluyordu. Telefonunun saatine baktı. Ne olur ne olmaz, belki dönmeye
karar vermiştir diye, telefonun arama tuşuna bastı. Bu arada "O da her
zamankinden daha erken gelmemiş miydi?" diye düşünüyordu. Kulağında
bilindik, o uzun çalma sesini ilk kez duymuştu ki insan dalgasının arasında
kadının yüzünü gördü. Telefonuna bakan kadın, çalan telefonunun hemen
kapanmasıyla kafasını kaldırdı ve adamla göz göze geldiler. Bir şey demeden
birbirlerine sarıldılar. Adam arkadaşını tanıştırdı. Kadının gözleri
kuşkuluydu. "Merhaba, sen de mi bizimle birliktesin bu akşam?" diye
sordu kırmızı rujlu dudaklar. Sesi nazik ve sempatikti ama hareketlerinden tedirginliğini
fark etmişti adam. Hemen cevap verdi arkadaşından önce davranarak: "Aslında
şehir dışında oturuyor. Bu gün iş görüşmesi için geldi, uzun zamandır görüşmüyorduk, fırsattan yararlanalım dedik.
Geç kalmamak için de erken kalkacaktı ama seni beklerken yalnız kalmayayım diye
bana eşlik etti." Arkadaşı da adama dönüp, elini uzatmıştı bu esnada.
"Ben de yavaştan kaçsam iyi olur aslında
abi, kendine iyi bak, imkan bulursam yine gelmeye çalışırım. İş görüşmesinden
de bir haber çıkarsa sana bildiririm." dedi. El sıkıştılar, sarıldılar ve
arkadaşı arkasını dönüp koşar adımlarla, tıklım tıklım dolu meydanda gözden
kayboldu. Kadın, yüzünde eşine zor rastlanan gülümsemesi ile adamın koluna
girdi ve arka arkaya kelimeleri sıralamaya başladı. "N’aber, nasılsın? Ben
çok iyiyim, bu gün o konuştuğumuz konuyu hallettim, çok mutluyum." En az
dişleri kadar beyaz teni ve gamzeleri ortaya çıkmış gözleri birer yıldız gibi
parlıyordu. "Çok sevindim senin adına." diyebildi adam, zaten başka
ne diyebilirdi ki? Konuşma esnasında taş döşeli yolda insan akıntısıyla aynı yönde
yürümeye başlamışlardı. "Karnın aç mı? Yemek yiyelim mi?" diye sordu
adam ama daha soruyu sorarken dolgun dudakların bükülmesinden kadının
memnuniyetsizliğini fark etmişti. "Gerek yok canım aç değilim, hem ben çok
mutluyum, bir şeyler içebileceğimiz bir yere gidelim." dedi ve hemen
ekledi "Ama ben rakı içerim." Adam biraz gerildi. Öyle bir şeklide
söylenmişti ki bu cümle, sadece bilgilendirme amacı ile mi söylenmişti yoksa
bir dayatma mıydı anlayamamıştı doğrusu. Hem de şaşırmıştı, ne yani şimdi
meyhaneye rakı içmeye mi gideceklerdi iki kişi? Adama garip geldi çünkü ona
göre rakı, düğün ya da özel kutlama
yemeklerinde eğer öyle bir durum yoksa da evde veya meyhanede, ama mutlaka hem
üstü, hem de çevresi kalabalık bir masada içilirdi. Zaten hep merak etmişti;
eğlence mekanlarında veya barlarda,
ayakta sağa sola sallanan insanların, ellerinde biri saydam biri beyaz
sıvı dolu, ince uzun bardaklar ile ne
içtiğini. Aslında hiç sevmezdi rakı içmeyi;
tadı votkadan bile kötüydü onun için ama uygun koşullarda muhabbet, alkolün
sertliğini alır; kahkahalar tatlandırır, paylaşılan dertler de çekilir kılardı anason
kokusunu. Aklına bir de kadının geç saatlere kalmadığı geldi. akşam iş çıkışı
buluşurlar, on gibi de evine dönerdi. Saatine baktı, sekizi geçmişti. Zamanın
kısalığı ve gözünde canlanan sahnenin çelişkisi
içinde pırıl pırıl gözlere bakıp sordu;
devamı gelecek.....(edited by http://liria.tumblr.com/)
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)